Çarşamba, Kasım 25

tam 27.5 gün.

geçen ayki dolunaydan bugüne tam 27.5 gün geçti.

ay ana tanrıçayı temsil eder, dinlerim, saygı duyarım kendimden bir şey bulur, ona bakarken dalar giderim, osman dedemin uzağa gittiğinde çoçuklarıyla oynadığı oyunu anımsar gülümserim, "aya bakın, beni görün, ben de sizi göreceğim" halam anlatmıştı bana oyunu. dedeme bir göz kırpar, anar, hem de ay ışığında yıkanırım.

bu konuda okudukça arkadaşlarımın bildiklerini dinledikçe, ay ile olan paylaşımım artar oldu, ay ışığına boynumdaki ametist kolyeyi bırakmak, her dolunayda mümkünse yürümek, olabildiğince onun ışığından nasibimi almak isterim.

tam 27.5 gün önce gene bu nasibim neyse alayım yürüyüşünde kısmetime bir köpek çıktı. onunla ilk 21 günümü bir önceki yazımda anlattım. 21 sonrasındaki 7.5 gün en tatlı günlerimizdi diyebilirim. 21 gün kuralı devrede bu sefer ilk defa 21 gün her gün aralıksız neredeyse aynı saatte aynı şeyleri yapınca iliklerime kadar öğrendim.

geçen ay dolunay boğa'da gerçekleşti, kalp ve sağlam yaşamak konularını tek tek masaya yatırdım inceledim. aşkın peşine gittim, sevgim özlemim sapıklık sanıldı.sanılsın. bir kez daha karşındakinin kısıtlı, çarpık, kendi geçmişindeki korkuları, başına gelmiş geçmiş anılar süzgecine takılma ihtimaline tanıklık ettim. Buna rağmen devam kararı aldım, tekrar sevmeye DEVAM, aşık olmaya, DEVAM, duygularımın peşine bir köpek gibi takılıp gitmeye DEVAM. köpek gibi sevmek yerinde sahiplenme ve sadakat önemli duygular. kendimi biraz daha tanıdım, çapkın ama sadık olduğumu gördüm. etrafımdaki çoğu insanın ezberden yaşarken mutsuzluğu ile mutlu ne kendini ne başkasını sorgulamadan, kendini koklamadan havayı içmeden etrafı kemirmeden yaşadıklarını gördüm. bunları bana köpeğim Luna gösterdi. onunla sabah yürüyüşlerinde beynimdeki boğazımdaki düğümler çözüldü. onu izlerken kendime, kendimi izlerken insanlara gitmeye, kendimden yola çıkıp insanları farklı algılamaya, algıladıkça anlamaya sevmeye başladım. Sadece başladım.

bugün ise ayın ikinci fazı yani  dolunay, sanırım bende doldum. bu sefer cüzdanımı ay ışığına bırakıp yıkamayı düşünüyorum, bereketi simgeleyen kuru bakliyatları da yanına serpiştireceğim.

geçen dolunay bana Luna'yı gönderdi, bu dolunayda bakalım neler saklı?

Cuma, Kasım 20

21 gün



ilk gün..
senden önce gözlerindeki hüznü ve muzurluğu fark ettim.
durumundan hem memnun hem de allah gördüğünden eksik etmesin der bir halin vardı. özgür ruhlu bir o kadar da aşk insanı, itaatkar, sıkı sevgi dostluğu peşinde bir halin vardı.
terk edilmenin verdiği hüznü kısa sürede sokaklarda keşfettiklerin, tanığın kendi türün dostlara ek seni seven aralarına alan insanların sevgisi ile umuda çoktan dönüştürmüş, yeniden mutluydun.

o gece aya bakmak için üç senedir içine hiç girmediğim parka girip dolanmaya, dolunay fotoğrafları çekmeye başladım. sana rastlamamak için susam sokaktan geçmeden parka ulaştım, en son orada karşılaşıp koklaşmıştık. Kızım'ı özleyip ağlamıştım senin burnunu öperken. Park'ta bir köşeye geçtim seni ve parkı izlemeye başladım. bir gözüm sende bir gözüm dolunayda düşüncelerim ise her yerdeydi. senin de bir gözünün bende olması içten içe beni sevindirdi. içinde olduğum terk edilme, yargısız infaz yapay krizlerin verdiği yılgın kalp kırıklığında bakışların içimi ısıttı. sahip çıkma yardım etme hislerini ateşledi.

parkta şöyle bir dolandım, alsam neler yaşayabiliriz konulu gerilim filmi çektim kafamdan. son günlerde etrafa fırlattığım eleştiri oklarından en meşhuru "herkes bir diğerini başkası üzerinden tanıyor, eskiye referans vermeden benzetmeden etiketlemeden tanımaya çalışmıyor,  yeniye şans vermiyor, kendi korku filtresinden geçiriyor seni" bir baktım aynısını ben şimdi senin için yapıyordum, ya şöyle olursa ya böyle olursa derken korku sardı içimi. Korkunun sarması ile başkalarına korkak dediğim anlar geldi geçti zhinimden, sen hala dört nala koşmaktaydın. 
Tanıklığının beni bu derece kendimle yüzleştirmesi bana cesaret verdi. İyileşmek için bir adım, kendimi özledim dedim kendime. İstanbul'a Kızım'la taşınan 23 yaşındaki ben'i. 

O sırada sen oyundan yorulmuş kendi kararını çoktan vermiş bir eda ile  geldin ayağımın dibine kıvrıldın.

Ortak karar o an verildi. Sen benim köpeğim olacaktın. 

bana geçirdiğin güven hissine, ruhundaki özgürlüğe, çoşkuya evimi açıp senin enerjinle hem kendime hem de KIZIM'a olan vicdan borcumu ödeyecektim.




Enkaz Ruhlar

bir öğlen işten çıktı. kafasında varış noktası yokken indi merdivenleri.
bir taksi çevirdi, adresi verdi.

önce parka gitti, düşünmedi hissetti. kalbine destek verdi. zihnini susturdu, felaket senaryolarına nefes aldırmadı. kararlı adımlarla içinde bir yer kırılgan olsa da cesaretini öne çıkarmayı seçip apartman kapısına doğru ilerledi. hem korkuyor hem yapıyordu. yaşadığını hissettiği anlar çoğunlukla bu anlardı. kendine birbirine zıt iki duyguyu yaşattığı, her seferinde de sevgiden yana olanı seçtiği güçlendiği anlar. bir an hemen vazgeçip içinde olduğu hareketten aynı yoga asanalarında yanma ve acıma hissi çoğaldığında parça parça hareketten çıkarak tüm hareketin ona vereceği nihai fayda ve yorumu kaçırdığı anlarda yaptığı gibi kaçmak geldi içinden. arkadaşını aradı anlattı konuştu, korkusu dinsin diye, tam konuşmanın karşı taraf için heyecanlı kısmında kapıda "O" belirdi. gözlerinde saklamakta zorlandığı  şefkati sevinci kısa sürede diğer bir duygusu öfkeyle perdenlendi. yürümesini durdurmadan, "ne işin var senin burda?"dedi.

Aynı, ağır kanı donuk adımlarla karşındakini söndürüp üşüterek, dinlemeden geçip gitti yanından, arabasına binip uzaklaştı. İlk kavgalarında evden giderken öfkesine rağmen almayı akıl ettiği o kazak ve kazağın hafızasında açtığı o günün dosyası. Rahatlamıştı, ağlıyordu, dimdik ayakta durup kalbi beyni kalbi beyni kalbi beyni arasında gidip geliyordu kendi elini tuttu, tam karnında ikisini kavuşturdu ve bekledi. bekledi, taa ki ağlaması durana hissettiği aşk, aslında sevda bu dedi, içinden çünkü başlamış, olduğu haliyle kalmış, kopmuş, bağlanamadığı yerden kopmuş yoğun duygular gözlerinden akıp yola karışana kadar ağladı, ağladı.

anladı.
işte o an onu tanıdı. artık o, "o" değildi.
başkasıydı. ifade ettiği onca duyguyu arkada bırakıp gidebilen bir suretti.

anladı.
o'nda ağar basanın sevgi değil, nefret, şefkatiyle savaşan öfkesinin hep galip geldiğini anladı.
hissederek anladı, tıpkı yoga'da olduğu gibi.




Çarşamba, Kasım 11

Pati


10 Kasım anma töreni hazırlıklarını izlerken korkaklığın ve çıkarların böldüğü milletimi, tüylerim diken diken boğazım düğüm düğüm izleyerek, buruk, kırık hissederek metroya indim.

İstasyon boştu, sevindim. Sıkılan içime etrafımı çeviren boşluk su serpti.

Tren geldi, girdim içeri, arkama öylesine baktığımda içi dopdolu bir çanta ve üzerindeki pati logosu ile göz göze geldim. Dop dolu çanta kafamda yaşayan onca düşünce, kalbimde taşıdığım onca anıyı anımsatırken, pati logosu ise O'nu anımsattı.
Gülümsedim. gülüp geçmeyi tercih etmek yerine yıkıp geçmeyi etmek hangi çocukluk anısının izi olabilir?

Tesadüfler gelecekte olacaklar için yol notudur belki.
Sabah aklıma gelip geçenlere bir onay, o da seni düşünüyor demektir.
Toplan git demektir belki de.
Bilinmez.

Hayatı yaşanır kılan da bu bilinmezlik değil mi zaten.




Luna

bazen ansızın bir köpek çıkagelir, siz sonrasında ona göre şekillenirsiniz. aslında derinlerde özlemini duymuş olduğunuz bir duyguyu anımsar takılırsınız peşine. belki de ansızın çıkagelen köpekte sizin peşinize aynı duygularla takılmıştır. eskiden bir çizgi film vardı, seni seçtim pikaçu derdi, anımsadığım tek şey bu çizgi filme dair. bence seni seçtim diyebilmek çok romantik. çok derin hesapsız ve samimi. seçtim ve bilmiyorum aslında. sen olduğun kesin, sen olduğun sürece senin getireceklerin süpriz. 

Pazartesi, Ekim 26

Rüya mı gerçek? Gerçek mi rüya?


canım, aşkım, tatlım ile başlayan mesajlar, hayran bakışları izledi. kafalarda hep aşk şarkıları çaldı. işin içine klima, dilenci kişilerle ilişkiler, açık iletişime güvenip yapılan yorumlar ve verilen tepkiler derken, kumdan kalelerin yıkılması misali, aşkım sözcüğü beş parçaya bölündü. canımdan haber alınamadı. tatlımın ise ne tadı ne tuzu kaldı.

o, ilk gece yaşadığım derin duygu dün gibi akıllarda kalsa da toplamda 3 haftalık şefkat, derinlik yakınlık tutku kendini 2 günlük kavga fevrilik ego savaşlarına bıraktı. gurur kazandı, aşk kaybetti.

sabaha karşı 3:13'de uyanmalar düşünmeler olan olayları başa sarıp kamera arkası programları misali okları kendine fırlatarak şöyle deseydim buna mı neden oldu sorusundan tut, terazi hayal edip bir kefesine 3 haftalık derin duyguları, diğer kefesine 2 günlük kavgayı koyup, kazananın iki gün olmasından doğan karın ağrıları mı derken zaten toplamda 3 hafta olan ilişki kadar süre geçti. İki insanın birbirine  durmadan sevgi mesajları neden attığını düşündüğünün üç hafta ile aslında hayatımda hiç mi olmadı ki işimdi nerde diye geçen 3 hafta birbirini dengeledi ve 14 Eylül'den günümüze tam 6 hafta geçiverdi. Geçerken de benden 3 kiloyu kendi hesabına geçirerek.


alınacak dersler var, gençlik başımda duman ilk aşkım ilk heyecan saflığında yaşarken, seni anlıyorum diyenden korkman gerektiği gibi mesela..seni kimse anlamıyor rahat ol, tek bir şey kontrol altında değil, gene rahat ol. sadece anlık frekans tutmaları oluveriyor çok geçmeden anten yerinden oynuyor ve sevdiğin kanaldaki müzik birden fona geçip kendini cızırtılı yanına bırakabiliyor. tüm türkçe sözlü şarkılar daha bir anlamlı gelmeye başlıyor. aklına kalbine güvendiğin yrli yabancı tüm tanıdıklarına dilin döndükçe konuyu hem kendi hem de karşının görebilme ihtimali olan çeşitli versiyonlardan anlatma derken herkesin kendi geçmişini kendi hata ve özlemlerinden harmanlanmış akıllarını dinleyerek iyice kendini şaraba cin'e yoga'ya verdiğin vesvesenin, versiyonlu düşünmenin, varsaydıkça yokluğunu idrak etmenin zirve yaptığı günlerden sonra, sevdiğinin yüzünü unutmaya başlıyorsun. akıllı olmaya çalışıp seviyorsa gelir, gerçekse gelir derken bile burnun direği sızlarken ama neden nasıl beni o şekilde öpebildi diye kalakalıyorsun. kalakalırken de biliyorsun ki gene aşık olacaksın bir başkası gene seni hayatının aşkı gibi öpecek. bir gün gelecek hayatının aşkı seni öpecek işte o zaman gibi kelimesinden eser kalmayacak. 

ilişkiler aslında karşılaşan iki rakam, misal sen 6 isen o da 6 gelse bile, onun 3 lerine inebilmelisin, o da senin gerektiğinde 5'ine çıkmalı. sevgiden saygıdan kıyamamaktan anlayıştan bu rakamlar 6 ile 0 arasında gidip gelerek, 6ya 6 günlerin çoğaltılma gönlü niyeti olan günlerle geçmeli. İste tutkunun matematiği.

belki tutkuda bazı beyinler tarasından yüzeyselde yasanabiliyordur, fiziksel boyutunu bulundurup duygusal boyutundan yoksundur?

kim bilir?
yaşa!

Çarşamba, Ekim 21

O

Aramazken hep önünden geçtiğim balıkçı sanki şimdi kayıp, ara sokaklardan yaptığım zik zaklar sonucu ancak karşıma çıkıyor.  O anı şimdi düşünürken belki de olacakların enerji alanına, olacaklar tam gerçekleşmeden az evvel giriyoruz, aklımız karışıyor, heyecan basıyor olacaklardan habersiz çünkü  henüz bilmiyoruz zihinde ve fakat ruhumuz seziyor belki birazdan etkisi atlına gireceğim kişiyi daha ben henüz yolda iken.

İçeri girdim, en son bu balıkçıya beş yıl önce mi gelmiştim diye kafamdan geçirirken, O, kalktı arkasına baktı, beni görüp ismimi söyledi, göz göze geldik.  Anında sevdim, yakın hissettim ve sevinç kapladı içimi.  

O, ilk bakışta yakışıklı demeyeceğiniz ve fakat yakışıklı, iyi birine benziyor, iyilikten insanı sıkar mı derken, attığı çapkın bir bakışla hissettiğinizi boşa çıkaran içten bir adam. Kızım'ın gözlerine sanki başka bir beden giydirilmiş köpeğinin fotoğrafı, diğer tarafa geçiş yapmış köpeğinin anısına güzel sarılır bu dediğin pati dövmeli kol ve derinden yenmiş tırnaklar şahitliğinde benim devreler daha ilk geceden zaten alev almıştı.  

Adam, köpek ve dumansız hava sahası.

Kafamda artılar ve eksiler kelimelere dökülemeden hissi kalben vuku kategorisinden beni ele geçirdi.
İlk iş gidip gözleri Kızım kendisi başka olan köpeği görecektim hem de bende aynı anda enteresan uçlarda hisler uyandıran o adamla daha çok zamanım olacaktı. Şimdi 22 Ekim sabahından 14 Eylül akşamındaki kendime bakarken gülümsüyorum.  Hem de dün gece yatmadan önce ağlamış gözlerimin içi gülerek. 

Rakı sonrası elimde viski, tercih etmediğim, sadece o, tercih ediyor diye gittiğim, sırf kumaşı korumak niyeti ile plastik kaplanmıs bar sandalyesinden o adama bakıp, seviyorum diyişimi, aslında barın ne önemi var muhim olan beraber vakit derken bile aklımdan geçenin bir alt katmanında tamam ben bu adamı sevdim sevmesine de neden bu adam plastik de oturmayı seviyor sadece kendi istekleri olsun isteyen biri mi, yeniyi denemek, alışkın olmadığı bir ortamda kendine yer edinmekten imtina mı ediyor, illaki karşılanması tanınması mı gerekli demekten de kendimi alıkoyamazken hadi bir içki de diğer tarafta içelim diyorum. Adamı sevdiğim ölçüde benim de zevklerimi yüzde yüz deri bar sandalyesi minderinde oturmaktan keyif aldığımı bilsin istiyorum, bildiği kadar benimle aynı derecede bundan hoşlanıp sevsin istiyorum.  İstiyorum da istiyorum. 

Geçiyoruz, karşı bara.
İçine gark olduğum endişeler boşa çıkıyor, küçükken oynadığımız oyunda bulacağımız eşyaya yakınlaştıkça sıcak sıcak sıcak derdik şimdi de kendime evet evet evet diyorum.
İçinde yumurta akı atılmış, ilk içtiğimde sevdiğim ben sevdim o da sevebilir diye ona da denettiğim denediği anda iğrendiği, tepkisini de belirttiği içkiyi içemezken bile mutluyum.

Yıllardır ilk defa birinin yanına barda oturup koluna giriyorum. Güven hissi hakim ve neşe.
  

Hem bar da hem de birbirimizin aklında yer bulduk diye düşünüyorum.
  


Mutluyum bir yandan da o gerçekten mutlu mu diye düşünürken, elimde onun en son içtiği kadeh kendimi takside köpek "görmeye" giderken buluyorum. 



Kapı açılıyor, karşılaştığım gözler beni çok eskilere götürüyor, patilerden gelen çıt çıt sesleri ve orantısız üste zıplayış göz yaşlarımla karışıyor.  Zaten bana ait olan bir şeyleri bulmuşcasına mutlu patiler ve patili kollarda kelimesiz, iki nefes arasındaki boşlukta geçiyorum.

Eve geldiğimde biliyorum ki aşığım. 
Adama, köpeğe ve dumansız hava sahasına. 
Hissediyorum ki, o ilk gece işaretler ile kaplıydı.

Hissettiğim işaretlerin hayata nasıl yansıdıkları Pazartesi sabah erkenden burda.

Pazartesi, Ekim 19

3:13


 
Foto : 15 Eylül sabahı, ruhuma Kızım kadar yakın, bir köpek can.
Nam-ı değer Leo.


14 Eylül Pazartesi günü kendimce aldığım bazı kararları uygulamak üzere eve geldim. 

Neydi bu kararlar,  reseptörleri içe çevirmek. evde birikmiş kitapları okumak,  bedende birikmiş yoga öğretileri,  defterlerde bekleyen notlar, ilgi alanlarına göre alınmış kursların kağıtlardan hayata yazıya geçmesi için  evde geçecek bir altı ay.
 

Hayattan, 6 ay, içimde olan bir başka hayat için izin.


İçe dönmek.
Kendimi duymak.
Kendimi yakalamak.
Yazmak
Yoga yapmak
Okumak
Derlemek
Toplamak
Azaltmak
Alan açmak,

Açtığım alana da tekrardan dolmak.

Şimdiye kadar bulaştığım tüm kurslardan kendimi mezun etmek, eksiklerimi kapamak için kendime hocalık yapmak.



Tam kitabımı Budizm (Boş bir dünyada mutlu olmaya giden yol)  alıp bir kadeh şarap eşliğinde okumaya başlamıştım ki, film tavsiyesi geldi, filmi hemen bir göz atmak için açtım, filmdeki adam 3:13'de uyanıp yazı yazmaya başladı. İşte tamam dedim, aklımdaki ile filmdeki senkronize oldu, doğru yoldayım. Adam dediğim kişi ise motivasyonun babası olarak bilinen, aynı zamanda motivasyondan daha önemli bir kavram olan, 8 çocuğun da  babası, yakın bir zaman önce rahmetli olan Wayne Dyer, film ise, Shift

Film herşey olması gereken zamanda sizi bulur dedi, telefon çaldı. Telefona yetişemedim, tanımadığım kayıtlı olmayan numarayı geri arayarak tam 23 yıl önceki arkadaşlarımla konuşmaya başladım. Beni yanlışlıkla arayan orta okul arkadaşlarımla, buluşmak için evden çıktım.

Dün akşam yani 18 Ekim akşamı filmi bitirme fırsatım oldu.
3:13 enteresan, 2 Ekim gecesinden beri 3:13'de uyanıyorum.


Filme 14 Eylül'de başlayıp, Neden 18 Ekim'de bitirdim?
2 Ekim gecesinden beri neden 3:13'de uyanıyorum?


Cevaplar, Perşembe sabahı erkenden...










Salı, Temmuz 14

  1. In physics, intensity is the power transferred per unit area, which is transmitted through an imagined surface perpendicular to the propagation direction. In the SI system, it has units watts per square metre (W/m2)
aldığım en güzel iltifat, senin farklı bir intensity'in var.

Salı, Haziran 2

kesin

http://www.paulsmith.co.uk/uk-en/shop-location/paul-smith-rue-de-grenelle-womens-collections


Perşembe, Mayıs 28

mesela..





July 2
http://www.pariste.net/2014/11/cafe-des-deux-moulins-amelienin-izinde.html
http://www.pariste.net/2015/03/musee-de-la-vie-romantique-romantizm.html

July 3
http://www.pariste.net/2014/02/saint-louis-adas-ile-saint-louis.html
http://www.pariste.net/2014/01/notre-dame.html
http://www.pariste.net/2015/02/parisin-unlu-kitapcs-shakespeare-and.html
http://www.pariste.net/2014/03/saint-germain-bulvar-boulevard-saint.html

July 4

http://www.pariste.net/2014/01/marais-bolgesi-le-marais.html
http://www.pariste.net/2015/03/maison-de-victor-hugo-victor-hugonun-evi.html
http://www.pariste.net/2015/01/merci-used-book-cafe.html

July 5
http://www.pariste.net/2014/01/montparnasse-binas-tour-montparnasse.html
http://www.pariste.net/2014/01/montmartre-ve-sacre-coeur.html


July 6
:)

Perşembe, Mayıs 14

mesela


Normalde kendi halinde tipik bir Paris sokağıyken düzenlenen brocante ile birdenbire bir şenliğe dönüşen caddenin iki yanı boyunca, bazen küçük bazen de büyük bir meydan, eskilerin alınıp satıldığı pazar eğlencesi oluveriyor. Çoğunlukla brocante'ın ucu bucağı olmuyor. Hangi birine bakacağınızı şaşırmış bir vaziyette saatlerinizi geçirebiliyorsunuz hiç aklınızda yokken.


Marais Bölgesi'nin Paris haritasında konumlandırmak için Hôtel de Ville ile Bastillearasında kalan bölgenin kuzeyi gibi düşünebiliriz. Bir kısmı 3. bir kısmı 4.arroindissement sınırları içinde yer alıyor.

Daracık sokaklarda dolaşırken birbirinden sevimli caféler, restoranlar, çok ilginç objelerin satıldığı dükkanlar, küçük butikler, kitapçılar ve daha neler neler çıkıyor karşınıza.


Peki buraya neden gidiyoruz? Elbette manzarasından öte burada yaşayacağımız canlılığı iliklerimize kadar hissetmek için. Daracık sokaklar, minik dükkanlar, cıvıl cıvıl insanlar; tüm bunlar size şahane vakit geçireceğiniz bir mekan vaadediyor. Eh tabi bir de meşhur Sacré Coeur Bazilikası Montmartre Tepesi'nde.

Yaklaşık 11 hektarlık bu mezarlık Père Lachaise kadar yeşillik olmasa da yine de "park ve bahçe" kıvamında gezilebilecek nefis bir mekan. Burada bulunan birbirinden etkileyici, pek çoğu sanat eseri kıvamındaki mezarlar arasında dolaşırken, mezarlık değil de sanki açık hava müzesi geziyormuşsunuz hissine kapılacağınızdan eminim.


Ve böylece bitirdik Montmartre Mezarlığı gezimizi. Şimdi geldiğimiz kapıdan geri çıkıp Boulevard de Clichy'ye ulaşalım, oradan dilersek Pigalle'in günah çağrısına uyalım dilersek de Place de Clichy'ye dönüp hayatın canlılığını iliklerimize kadar yaşayalım. Belki buradan Montmartre Tepesi'ne dönmek istersiniz, belki şehrin diğer iki önemli mezarlığı olan Père Lachaise ve Montparnass Mezarlığı'nı görmek? Ah bu arada, siz siz olun Montparnasse ile Montmartre kelimelerini sakın birbirine karıştırmayın... Bir de, Amélie filmini izlediyseniz, Amélie'nin çalıştığı Café des Deux Moulins hemen yakınlarda, belki görmek hoşunuza gidebilir ya da Romantizm Müzesi - Musée de la Vie Romantique'in o küçük ama güzel bahçesinde almak yorgunluk kahvenizi...


Sanki çok uzaklaşmışsın da kaybolmuşsun gibi geliyor insana ama aslındaDalida’nın mezarının hemen arka sokağındasın ve az önce yokuştan yukarı çıkarken Amelie filminin çekildiği Café des Deux Moulins’in önünden geçtin farkında olmadan. Hatta kafanı çevirip arkana baktığında uzakta Abbesses meydanını ve metrosunu görüyorsun, hani Concorde’dan gelmiş olsan burada inip azıcık yürüyerek de ulaşacakmışım diyorsun kendi kendine. Aman dikkat, Abbesses istasyonunda indiğinizde sakın merdivenlerden çıkmayın, çünkü bitmek bilmiyor, mutlaka asansörü kullanın :)



Trattoria d'Angelo

Hem içkiye çok düşkün biri değilimdir, hem de alkole karşı dayanıklıyımdır ama buranın kırmızı şarabından iki yudum alınca bulutların üstüne çıkmış gibi oluyorum, kafa hemen bir leyla oluveriyor. Aslında hayatım yolunda, taşlar yerli yerinde ya Paris'te o yüzden ağzımın tadı yerinde sanırım, ne yesem beğeniyorum, ne içsem beni mutlu ediyor.